23 Eylül 2017 | 10:13
Buradasınız:  / Öncü Kadınlar / KASIM AYI SEMİNERİ
25 Kasim 15 Toplanti-foto  (10)

KASIM AYI SEMİNERİ

25 Kasım 2015 tarihinde Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı(HEKVA)‘nda Öncü Kadınlar Öncü STK’lar Projesi Kasım Ayı Semineri gerçekleştirildi.
İKADDER Yönetim Kurulu Başkanı ve GİKAP Genel Koordinatörü Funda Akyol proje ile ilgili genel bilgilendirme yaptıktan sonra toplantı gündemini okudu.
Katılımcıların kısa kurum tanıtımlarının ardından Yrd. Doç. Dr. Lütfi Sunar tarafından ‘’Türkiye’de İslami STK’ların Değişimi” başlıklı sunum gerçekleştirildi.
Sunar, Türkiye de İslami Sivil Toplum Kuruluşlarının gelişimi ve değişimi hakkında bilgi verdi. İslami sivil toplum kuruluşların kurumsal faaliyetlerde hangi yönde dönüştüklerini ve değiştiklerini merak ettiklerini, İstanbul ve İstanbul dışı 40’a yakın sivil toplum kuruluşu ile mülakatlar gerçekleştirdiklerini aynı zamanda yönetim kurulu üyeleriyle anketler yaptıklarını belirtti.
Devletin toplum ile münasebeti farklılaştıkça, bu sivil toplum kuruluşlarının da hem kendini ifade etme biçimlerinin hem de faaliyetlerinin farklılaştığını aktardı.
1924-1950, 1950-1980, ve 2000’li yıllardaki sivil toplum sürecinden bahsetti.
Katılımcılardan duyurusunu yapmak istedikleri kurum faaliyetlerini duyuru panosuna asmaları talep edildi. Program, kurumların panoya astıkları duyuruların okunmasıyla sonlandı.

25 Kasim 15 Toplanti-foto (4) kasim1

ÖNCÜ KADINLAR ÖNCÜ STK’LAR PROJESİ

“Türkiye’de İslami STK’ların Değişimi’’ Konulu

Seminer Programı Notları

 

Konuşmacı: Yrd. Doç. Dr. Lütfi Sunar

                         İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

 25 Kasım 2015 tarihinde Gökkuşağı İstanbul Kadın Kuruluşları Platformu/GİKAP merkezinde Kasım Ayı Toplantısı gerçekleştirildi. Toplantıda, Yrd. Doç. Dr. Lütfi Sunar tarafından “Türkiye’de İslami STK’ların Değişimi” konulu seminer verildi. Programa, 30 STK’dan 35 temsilci iştirak etti.

Yrd. Doç. Dr. Lütfi Sunar “Öncü Kadınlar Öncü STK’lar” Projesi hasebiyle temennilerini sundu. “Türkiye’de İslami Sivil Toplum Kuruluşları”nın tarihi, gelişimi ve değişimi hakkında bilgi verdi.

Sunar, şu an Türkiye’de İslami Sivil Toplum Kuruluşlarının kurumsal dönüşümü ile ilgili bir araştırma yürüttüklerini ve bu seminer programına da veri teşkil edeceğini ifade etti. Bu araştırma kapsamında STK’ların hangi yönde dönüştüklerini ve değiştiklerini görmek amaçlı yaklaşık 40 sivil toplum kuruluşunun yöneticileri veya üst düzey yetkilileri ile mülakat, pek çok STK’nın yönetim kurulu veya mütevelli heyeti ile de anket yürüttüklerini anlattı.

“Sivil Toplum” kavramının geçmiş yıllarda sık tartışılan bir kavram olduğunu, “sivil toplum kuruluşu” adlandırmasının Birleşmiş Milletler’in insan yerleşkesinin bir toplantısı olan Habitat-2 (İstanbul-1996) toplantısıyla ortaya çıktığını, hükümet dışı kuruluşlarında bulunmasının arzu edildiğini ve bu gelen kuruluşlara bir ad koyma ihtiyacından ötürü “Sivil Toplum Kuruluşu” kavramı türetildiğini söyledi.

Ülkemizde sol kesimin “demokratik kitle örgütü”, sağ kesimin ise “gönüllü teşekkül” kavramını kullandıklarını, aynı zamanda ‘gönüllülük’ vurgusunu da ifade eden ‘Gönüllü Teşekkül’ kavramının Sabahattin Zaim tarafından miras kaldığını aktardı.

Devletin toplum ile münasebeti farklılaştıkça, ülkedeki sivil toplum kuruluşlarının da hem kendini ifade etme biçimlerinin hem de faaliyetlerinin farklılaştığını paylaştı.

1924-1950 Yılları

Cumhuriyet’in 1924 yılında başlayıp 1950 yılına kadar devam eden döneminde devletin bütün kamusal alanda dini sembolleri, dini organizasyonları ve etkinlikleri kısıtladığını, baskıladığını dinin toplumsal hayatta etkili olmaması için her türlü tedbirin alındığını belirtti. Sunar, 1950 yılına kadar ilk göçmen kitlelerinin şehre geldiklerinde kendilerinin adapte olabileceği bir şehir olmadığını dolayısıyla kente tutunmak, hayatta kalabilmek için şehrin çeperlerinde kendi ilişkilerini kurma yoluna gittiklerini söyledi. O şehirlerde yerel eşrafın yerleşik hassasiyete sahip kişiler olduğuna, bir önceki dönemde bu şehirlerde İslami faaliyetleri sürdüren kişilerin bir sonraki dönemde yeni gelen kişilerle birlikte faaliyetlerini kitleselleştirme imkanına kavuştuklarına ve çeşitli cemaatsel yapıların buradan ortaya çıktığına dikkat çekti.

Osmanlı toplumunda tekke ve tarikatların sivil inisiyatifi/sivil örgütlenmeyi temsil eden yapılar olduğu belirtti. Tekkelerin ve tarikatların toplumun kılcal damarlarına kadar sirayet eden bir örgütlenme kültürünü teşkil ettiğini ekledi.

Aynı zamanda vakıflarla ilgili çok ciddi kısıtlamaların getirildiğini yine bu dönemde pek çok vakfa el konulduğunu ve vakıf idaresinin devlet tekeline girdiğine dikkat çekti. Sadece İslami kuruluşların olmadığını, mason localarının, örgütlenmelerin ve bazı dayanışma cemiyetleri gibi hemen hemen her şeyin kısıtlandığı ve yasaklandığı bir dönem olduğunu vurguladı.

Devletin bu tutumunun ciddi bir şekilde İslami sivil toplum kuruşlarının yer altına çekilmesine sebep oluşturduğuna dikkat çekti.

Bu dönemlerde kurumsal olmayan yapılar altında temsil kabiliyeti yüksek kişiler etrafında organize olunup, bir şekilde örgüt/kurum mahiyeti taşımaksızın toplumsal alanda belirli faaliyetleri yürütülme dönemi olarak adlandırılabileceğini söyledi. Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan, Gönenli Mehmet Efendi, Abdül Aziz Bekini gibi isimlerin bugün hala efsane şeklinde anlatılan hikâyeleri olduğunun örneğini verdi.

Bugünkü pek çok kuruluşun tohumlarının bu dönemdeki ilişkilerle atıldığını söyledi ve devam etti Türkiye’deki İslami yapılanmaların ana akımları, bu dönemdeki bu şahıslar etrafında ortaya çıkar. Formel olmayan birliktelikler sonraki dönemin zeminini hazırlıyor.

Bu dönemde devlet imkânlarıyla faaliyet gösteren, her ilde şubeleri olan, bir şekilde partide ve devletin Valisi ile koordineli bir şekilde çalışan, devletin üretmiş olduğu sivil toplum kuruluşları var. (Türk Kadınlar Birliği, Milli Türk Talebe Birliği, Türk Ocakları, Halk evleri vb.)

Devlet bu dönemde sonradan etkili olacak mesleki örgütlenmelerin de temelini atıyor. Barolar Birliği, Tabipler Birliği, Mimarlar ve Mühendisler Odası gibi yasa ile kurulan kuruluşlar. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında kooporatizm ciddi bir biçimde devletin toplumsal yapılanma açısından benimsediği bir bakış açısı oldu. Bu nedenle mesleki kimlikleri, mesleki üyeliği merkeze alan çok sayıda sivil toplum kuruluşu da üretildi.

Aynı zamanda gönüllülük bağlarının oluştuğu bu dönemin, sonraki döneme çok ciddi etkisi olduğunun altını çizdi.

1950 – 80 Yılları

Sunar, 1950 – 1980 yılları arasını ikinci dönem olarak adlandırdı. Bu dönemde cemaatsel oluşumların meydana çıktığını ve bu cemaatsel oluşumlar çerçevesinde temsil mekanizmalarının gerçekleştirilmesi için çeşitli kuruluş yapılarının oluştuğunu aktardı.

Bu dönemin tarihsel sürecinden ve siyasi yapısından söz ederek sivil kuruluş yapısını şöyle aktardı: “Türkiye’de bir demokratikleşme gerçekleşiyor. Tek parti dönemi sona eriyor. Tek parti döneminin sona ermesi aslında Türkiye’de 1950’lerde hukuki düzen olarak hiçbir şeyi değiştirmiyor. Eski yasalar, eski kanunlar, eski kısıtlayıcı pek çok hukuk yine yürürlükte. Değişen bir şey ise; insanlar seçim sandığına gidiyorlar, oy veriyorlar ve oy verdikleri kişi iktidara geliyor. Bunun oluşturmuş olduğu bir rahatlama, bir ferahlama ve beraberinde kamusal alana çıkıp kamusal alanda görünür bir biçimde faaliyette bulunma girişimi söz konusu.”

Fakat asıl değişim 1960’larda gerçekleştiğini 1960’larda ciddi bir şekilde sivil toplum kuruluşu sayısında artış gözlendiğine dikkat çekerek şöyle devam etti:

“Belirli kişiler ve belirli gruplar etrafında yürütülen faaliyetlerin önemli bir kısmının kuruluş yapısına dönüştüğünü görüyoruz. Çünkü 1960 yılında anayasa devreye giriyor ve bu anayasa örgütlenme özgürlüğünü bir şekilde güvence altına alan bir anayasa. Örgütlü olduğunuzda yani bir kuruluş yapısı altına girdiğinizde, yapıya girmediğinizden daha fazla güvence altına alındığınız bir dönem gelmiş oluyor. Bu dönemde girişim ve faaliyet olarak, çeşitli kuruluşların çatısı altında yardımlaşma dernekleri, dayanışma dernekleri, kalkınma dernekleri ve eğitim dernekleri şeklinde çok sayıda kuruluşun ortaya çıktığını görüyoruz. Türkiye’de 1950-1960 yılları arasında yoğun bir cemaatleşme dönemi.1927 yılında Türkiye’nin şehirleşme oranı %27’dir. 1950 sonrasında Türkiye’nin gündemine sanayileşme olgusu, şehirleşme olgusu giriyor ve köyden kente çok yoğun bir göç başlıyor. Sadece mekân ve yer değiştirmek anlamına gelmiyor. Herkesin birbirini tanıdığı bir dünyadan, kimsenin birbirini tanımadıkları bir dünyaya geçiş söz konusu. İnsanların ve yaşam biçimlerinin tehlike altında olduğu hissi uyandırıyor ve kendilerine benzer kişilerle bir arada olmak birliktelik kurmak ve şehre tutunmak çok önemli bir gündemi oluşturuyor.

80’lerle birlikte ciddi bir biçimde iktisadi kalkınma gerçekleşiyor. O kente sonradan gelmiş olan göçmenler zenginleşiyor, gelişmeye başlıyor. Bu dönüş pek çok İslami faaliyetin genişlemesine, büyümesine, gelişmesine sebep oluyor. Aynı zamanda da yeni bir insan tipinin ortaya çıkmasını söz konusu ediyor ki; bunda net bir İslami yaşantının toplumda yaşanmasını zaafa uğratan bir sonuç ortaya çıkıyor. İkincisi daha uzun vadeli, daha kalıcı bir netice. Siz kuruluşunuza bir bina yapabilirsiniz, bunu çok önemli bir gelişme olarak görebilirsiniz. Ama biz çoğunlukla doğal olarak kısa vadeli bakıyoruz. Faaliyet alanlarının ve zeminlerinin geliştirilmesini dikkate alıyoruz. İçinden geçmekte olduğumuz dönemde böyle bir dönem.”

Sunar, 1980’lerde Türkiye’de girişimcilik imkânlarının olabildiğince genişlediğini ve bu girişimciliğin siyasi yaşama yansıdığını belirtti.

1980’lerde yaygın İslami faaliyetlere bakıldığında; kitabevleri ve kulüpler etrafında ortaya çıkmış olan ideolojik faaliyetlerin yeni baskın faaliyet türü olduğunu gördüklerini ifade etti. Bu dönemde dayanışma faaliyetlerinden bilinçlendirme faaliyetlerine geçiş söz konusu olduğunu ekledi.

İnsanlara İslam’ı anlatmak için bu dönemde ortaya çıkan bilinçlendirme faaliyetleri konferanslar, paneller, yayınevleri, yayınevlerinin şubeleri, kitabevleri, öğrencilere yönelik kurs faaliyetleri olduğunu ve bu bağlamda yeni kuruluş tiplerinin ortaya çıkmış olduğunu gördüklerini vurguladı. 1960’larda aşevleri nasıl bir sembolse, bu dönemin sembolünün de dergiler olduğunu, dergi etrafında insanları toplamak, dergi bürolarında biraraya gelmek olduğunu söyledi. Bunun sebebinin, insanların tutundukları kenti dönüştürmeye çabaladıkları, insanların zihinlerinde kurmuş oldukları İslami Birliğin kentlere aşılama çalışmaları olduğunu ekledi.

2000 sonrası

Lütfi Sunar, 2000 sonrası dönemin en önemli dönüşümlerinden birinin; dış dünyanın formelleşmesinden ötürü adanmış insan tipinden eğitimli insan tipine doğru geçiş olduğunun altını çizdi. Bu dönemde, faaliyetleri geliştirmek için yeni tip faaliyet çalışmalarının yapılması gerektiğini, projeler yazılması gerektiğini, topluma hitap etmek için halkla ilişkiler faaliyetleri yapılması gerektiğini, toplantı organizasyonlarının daha profesyonelce yapılması gerektiğinin önemini vurguladı. Bu tür şeylerin adanmış insan tipi ile yapılabilecek şeyler olmadığına dikkat çekti.

Ekonominin ve siyasetin kurumsallaştığını, pek çok şeyin daha bilgi ve donanım temelli olduğundan ötürü bu dönemde pek çok kuruluşun kendi içinde sorunlar yaşadığını ifade etti. Sorunların temel kaynağının eski adanmış tiplerin yerini, yeni eğitimli tiplerin almalarını istemediklerinden dolayı olduğunu anlattı. Yeni eğitimli tiplerin, eski adanmış tipleri bir işe yaramayan çoğunlukla mızmızlık sorun üreten, döneminde güzel şeyleri yapmış ama bugünün dünyasını kavrayamayan tipler olarak gördüklerini söyledi. Çok az sayıda kuruluşun bu geçişi başarılı bir şekilde gerçekleştirdiğini vurguladı. Şu anda İslami Sivil Toplum Kuruluşlarında kuşak çatışmasının yaşandığını ekledi.

Sunar, mali kaynakların dönüşümündeki 2 kırılma noktasına değindi. Bunlardan ilki; profesyonelleşme olduğunu belirterek; profesyonelleşme meselesinin sadece sivil toplum kuruluşunu yönetenlerin şahsi tercihleri olmadığını ve bu konunun ciddi bir biçimde mali kaynaklarla yakından ilişkili olduğunu ifade etti. Bağışçıların, kurum yöneticilerinin zekâtlarını, infaklarını aktarmaya devam ederken bir süre sonra profesyonel iş hayatlarının getirdiği alışkanlıkla kendi yönettikleri şirketlerdeki gibi bu kuruluşlardan raporlar istediklerini ve kaynaklarını verimli kullanıp kullanmadıklarını, bu faaliyette daha nitelikli işler yapılabilir mi bu parayla başka iş yapılsa daha mı iyi olur gibi sorular sormaya başladıklarını söyledi. Önceki dönemde yapılan işin Allah rızası için yapıldığını ve etkili/verimli sonuçlar doğurduğunu hatırlattı ve ekledi “Bu işleyişte, kişi ne kadar haz duyuyorsa ve tatmin oluyorsa o kadar verimli olduğunu gösterir.”

Bunlardan ikincisinin, günümüzde kurumların bağışçılardan çoğunlukla kurum projeleri/faaliyetleri anlatarak bağış alındığını belirterek; önceki dönemde böyle bir ilişkinin mümkün olmadığına dikkat çekti.

Sunar, bir diğer noktanın proje konuları ve projeler olduğunu belirtti. Devletin dönüşümüyle yakından ilişkili olduğunu şöyle özetledi: Başlangıçta İslami kuruluşları bir rakip olarak gören bastıran, yasaklayan devlet, 1950 sonrasında sorunlara üretemediği çözümleri üreten kuruluşlar olarak gördüklerine dikkat çekti. Yoksulluk sorununa bu kurumların çözüm ürettiğini ekledi. 80 sonrasında bu kuruluşların kendi oluşturdukları dinamiklerle alan genişlemesi yaşadıklarını, üretmiş oldukları siyasi performans ile birlikte 2000 yılı sonrasında devletin dönüşümüne sebep olduklarını belirtti. 2000 yılı sonrasında devlet gittikçe artan bu konuların desteklenmesi gereken, toplumda bir şekilde bir konum üretilmesi için kendisine yardımcı olacak kuruluşlar olarak görmeye başladığını, bununla birlikte mali destekler, idari destekler ile pek çok kuruluşa yer tahsisi sağladıklarını ekledi.

Eğitimli insan tipi içerisinde adanmışlık ve gönüllülük özelliklerini birarada bulunduran siyasi bağlantılara sahip, iş bitirici, çözüm üretici, proje yazabilen, proje yönetebilen ve proje geliştirebilen tiplerin öne çıkmaya başladığını söyledi.

Geçmişten gelen kısıtlamaların önemli bir kısmının aşıldığını yeni imkânların, yeni faaliyet alanlarının, yeni fırsatların ortaya çıktığı bir dönem olduğunu anlattı. Bu dönemde siyasetle ilişkisini mesafeli bir şekilde kuran, kendi imkânlarını, insan kaynağını, çalışma alanlarını üreten kuruluşların bir sonraki döneme mutedili (ılımlı) bir şekilde geçebileceğinin altını çizdi. Bunu kabul etmeyenlerin siyasetle çok angaje ilişki üretenlerin kamu imkanlarına doğrudan dayanarak faaliyetlerini sürdürenlerin ve gittikçe daha fazla belirli fonlar alarak faaliyetlerini yürüttüklerini, profesyoneller aracılığıyla belirli faaliyetleri sürdürmeye yönelenlerin bir süre sonra varlıklarını devam ettiremeyeceklerini; önceki dönemde Tabipler Birliği, Barolar Birliği gibi siyasete eklendirilmiş siyasetle ilişkili bir şekilde devletin imkanlarını kullanıp yarı devlet kurumu gibi çalışan kuruluşlara dönüşebilme tehlikesine sahip olduklarını düşündüğünü ifade etti.

Program soru cevap ile sona erdi.

“Türkiye’de İslami STK’ların Değişimi’’ Konulu Seminer Programı Notları