13 Aralık 2017 | 17:05
Buradasınız:  / TEBLİĞLER / Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Sivim Toplum Kuruluşları

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Sivim Toplum Kuruluşları

Dr. Gülsen Ataseven
İstanbul Kadın ve Kadın Kuruluşları Derneği (İKADDER)
GİRİŞ
Sivil Toplum Kuruluşları, yaşadıkları toplumun ve çağın sorunlarına yönelik çözüm modelleri geliştirme ve yaygınlaştırma konusunda önemli roller üstlenmektedir. Bu çerçevede tebliğimizde toplumsal cinsiyet kavramı ile STK’ların ilişkisini ele alacağız.
“Toplumsal Cinsiyet”; içinde çözüm önerileri olduğu kadar soru işaretleri de barındıran çok yönlü bir kavram. Kavramların yorumlanması farklılaştıkça, davranışların da farklılaşacağı tartışma götürmeyen bir gerçektir. Ülkemizde resmi söylem, feminist söylem, muhafazakâr söylem ve eşcinsel söylem toplumsal cinsiyeti farklı yorumlamakta; yorumları doğrultusunda bir altyapı oluşturmaya çalışmaktadır. Bununla beraber tüm farklılıklara rağmen “kadının insan hakları”nın, ortak bakış açısı olduğu söylenebilir.
Bu kavram üzerinden dünyada kadın ve erkek ilişkileri kadar toplumsal bir düzen de yapılandırılırken farklı uygulamalar ortaya çıkmaktadır. Dünyanın birbirine uzak iki ülkesinden örnek verecek olursak: Ülkemizin Mayıs 2011’de ev sahipliği yaptığı IV. En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı’nda Kongo’da yaptığı alan araştırmasını sunan Batılı akademisyenin gözlemleri çok ilginç: “İçsavaş, işsizlik ve açlık erkeklerin gücünü ve söz sahibi olma özelliklerini zayıflattı. Kadınlar evlerinin dışına çıkıp üretime katıldıkları için daha fazla söz sahibi oldular. Bu kapsamda biz çatışmaları ve açlığı toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için bir araç olarak görebiliriz.”
İkinci örnek de Irak’tan. İşgal ve savaş felaketi tüm şiddetiyle devam ederken bir kadın kuruluşu temsilcisi, ABD’den aldıkları fonla Irak’ta toplumsal cinsiyet eşitliğini yaygınlaştırmak için çalışmalar yürüttüklerini söylemişti.
Bu iki örnekte de Batılı düşünme tarzında toplumsal cinsiyet eşitliği konusunun can güvenliği ve temel insani hakların önüne geçtiğini görüyoruz.
TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMININ İÇERİĞİ**
Oxford Sözlüğü “Toplumsal Cinsiyet” kelimesini şöyle tanımlar: “Kadın veya erkek olmanın (genellikle kültürel ve sosyal kontekst içerisindeki) ifadesi; cinslerden birine ait olanlar.”
Birleşmiş Milletleringenel yaklaşımı kavramı tanımlamayı ülkelerin kendilerine bırakmak olmuştur. Genellikle ülkeler de tanımlamaktan kaçınmış ve kavramı o ülkede genel kabul gören hali ile anlaşılmasına bırakmışlardır. BM’ye bağlı kurumların kavrama yönelik farklı tanımları olmakla birlikte, tüm tanımlar üç ana unsuru içermektedir:
Toplumsal Cinsiyet biyolojik değil, sosyal bir kavramdır.
Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin inşası kompleks bir yapıdır. Toplumsal Cinsiyet; kültürden, kadın ve erkekten oynaması beklenen rollerden, bu roller arasındaki ilişkilerden, toplumun bu rollere verdiği değerlerden etkilenmiştir.
Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin muhtevası ve manası kültürler arasında, kültürün kendi içinde ve zamana bağlı olarak çeşitlilik gösterebilir.
Türkiye Cumhuriyeti Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığına Bağlı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü ise kavramı şöyle tanımlamaktadır: “Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın ve erkeğin, kamusal ve özel alanın her düzeyinde eşit fırsatlar, haklar ve sorumluluklara sahip olması, kadın ve erkeğin eşit oranda görünür, güçlü ve eşit katılımda olmasının sağlanması” anlamına gelmektedir.
DOĞUDAN BATIYA BAKIŞ
Batılıların doğu üzerine araştırmalarının, konuşmalarının son dönemlerde toplumsal cinsiyet ekseninde olmasına çok alıştık. Biz şimdi tersini yapalım ve Doğu’dan Batı’ya doğru bir uzanalım. Toplumsal Cinsiyet kavramını ihraç eden ülkelerin yaklaşımlarındaki tutarlılığı kavramın yakından ilişkili olduğu şiddet doğrultusunda değerlendirelim.
20.yüzyılın sonlarında Bosna’da kitlesel tecavüzlerle karşılaşıyoruz. Bu insanlık dışı vahşete seyirci kalan Avrupa ve Birleşmiş Milletler, dünyada toplumsal cinsiyet eşitliğini yaygınlaştırmaya çalışırken bunun alt başlıklarından biri olan tecavüzü de kınıyor. Böyle bir söylemin ne derece tutarlı olduğu, bu çalışmaların ne derece samimi olduğu düşünülmelidir.
Birleşmiş Milletler verilerine göre ABD’de her 15 saniyede bir kadın, genellikle kocası veya nikâhsız birlikteliği olan erkek tarafından dövülmekte; Adalet Bakanlığı’na göre ABD’de her 90 saniyede bir kadın tecavüze uğramaktadır. Sıfır bedene mahkûm edilmiş kadın, sinemada, medyada, internette ve çalışma hayatında cinsel kimliği üzerinden inanılmaz boyutlarda istismara maruz kalmaktadır.
Cinsel kimliğini özgürce yaşamak adına sorumluluk alacak yaşa gelmeden çocuk doğuran çocuklar, onların dünyaya getirdiği her açıdan mağdur edilmiş nesiller ve toplumda gittikçe artan psiko-sosyal sorunlar…
Elbette Kongo’da toplumsal cinsiyet eşitliğini geliştirmek için çatışma ve açlığı araç olarak kullanmayı önermek kolay!! Ama sanıyoruz ki kadınların şartlarını iyileştirmek için aynı acı reçeteyi Avrupa ya da Amerika Birleşik Devletleri için önermeyi düşünemeyiz bile.
ÜLKEMİZDE KADINLARIN DURUMU
Toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili maddi göstergeler, sağlık, eğitim, istihdam, siyaset ve karar alma mekanizmalarına katılım açısından kadının ülkemizdeki durumunu ortaya koymaktadır. TÜİK tarafından yapılan istatistikî çalışmalar incelendiğinde kadının temel insani haklarını kullanmada erkeğin oldukça gerisinde olduğu görülmektedir.
Son dönemlerde yapılan yasal düzenlemeler, kadınlara yönelik şiddeti önlenmede maalesef yeterli olamamıştır. Tecavüz mağduru olduğu için aile meclisi kararı ile hayatına son verilen genç kızlar, sığınmaevlerinde hayata tutunmaya çalışan kadınlar, ülkemizin doğusunda da batısında üzülerek görmeye devam ettiğimiz acı gerçeklerdir.
Manevi dinamiklerine ve kültürel değerlerine bağlı kuruluşlar açısından bir özeleştiri yapacak olursak, genç kızlarımıza ve kadınlarımıza sahip çıkma noktasında maalesef çok geride kaldık. Çözülecek sorunlar, alınacak köklü önlemler ve yapılacak ciddi çalışmalar için daha fazla zaman kaybedilmemesi gerekmektedir.
Şehirli, eğitimli, çalışan ve para kazanan kadınların hayatlarına bakalım bir de… İş ve ev ekseninde çoğu zaman yorgunlukla tükenen hayatlar…
Kadının çalışma hayatındaki sorumluluklarında, biyolojik farklılığı dikkate alınmadığı için mağdur olan bebekler, çocuklar. Ev, işyeri ve kreş arasında ekonomik gücünün tatmin edemeyeceği yepyeni ihtiyaçlarla boğulan anneler.
Kadının sadece evde oturmasını ve toplumsal üretime katkı sağlamamasını savunmuyoruz elbette. Anlatmaya çalıştığımız, üretilen formüldeki yanlışlıklar sebebiyle, kadını özgürleştirmek, eşinin baskısından kurtarmak, kendi ayaklarının üzerinde durmasını sağlamak ve eşitlik adına; sorumluluklarını daha da artırarak, kimi zaman acımasız bir iş ortamına, belki de mobing, taciz vb. olumsuzluklara mahkûm ederek daha da ezmek…
KAVRAMIN İNŞA ETMEYE ÇALIŞTIĞI YENİDÜNYA DÜZENİNDE SİVİL TOPLUMUN ROLÜ
Girişte de belirttiğimiz üzere Sivil Toplum Kuruluşları, çağının ve toplumunun sorunlarıyla yakından ilgili olmak durumundadır. Bu çağın sorunlarından birisi de çözüm önerisi olarak sunulan yöntemlerin yeni kompleks problemler üretmesidir. Kadınların mağduriyetini gidermek için üretilen toplumsal cinsiyet kavramı da bu kapsamda ele alınabilir.
Bize göre bu kavram karşısında STK’ların rolü şu şekilde olmalıdır:
Kadın ve erkek cinsleri arasında, anatomik, fizyolojik, psikolojik vb. açılardan farklılıklar inkâr edilmeyecek bilimsel bir gerçektir. Sivil Toplum Kuruluşları kavramın bu farklılıklar kapsamında revize edilmesi ve tartışılmasında taraf olmalıdır.
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (Gender Equality) kavramı yerine, Toplumsal Cinsiyet Hakkaniyeti (Gender Equity) kavramı kullanılarak kadın ve erkeğin farklı ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır. Bu bakış açısıyla cinsler arasında sorumluluk, görev ve rol dağılımında hakkaniyet aranmalıdır. Fırsatları kullanma, kaynakların dağılımı ve hizmetlere ulaşmada ayrımcılık önlenmeli, eşitlik ve adalet sağlanmalıdır. Her türlü yanlış uygulama ve istismar takip edilmeli, önlemler konusunda STK’lar aktif rol almalıdır.
Batılı ülkeler “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramını üretmiş, ihraç etmiş ve politikalarını ağırlıklı olarak bu iki cins arasında farklılık olmadığı tezinin üzerine inşa etmiştir. Ancak bu yaklaşımın ülkelerindeki kadın sorunlarının çözümünde yeterli olmadığı açıkça görülmektedir.
Batıda, kadın istismarının farklı şekil ve formları üretilmiştir. Kadını bedene indirgeyen sinemalar, çizgi filmler, bilgisayar oyunları, oyuncaklar yine Batı’dan dünyaya yayılmıştır. Medya ve internet kadın istismarının zemin bulduğu en yaygın araçlar olmuştur. Bu noktada çok önemli tespitlerde bulunan Zülfü LİVANELİ’nin kitabı SERANAD’a bir atıf yapmak istiyoruz:
“….Ergenlik çağında bir erkek çocuğuna sunulan ne kadar çok porno film olduğunu görüp hayretten hayrete düştüm. Bu filmlerin hepsinde kadın korkunç bir aşağılamaya uğruyor, erkeğe hizmet etmek için bedeni hırpalanıyordu. Zavallı kızlar şekilden şekle giriyorlardı. Bu filmlerdeki erkekler onların canını yakmaktan, gözlerinden yaş gelecek kadar acı çektirmekten, kusturmaktan, kanatmaktan, boğazlarını sıkıp boğma derecesine getirmekten çekinmiyorlardı. Kızların ağızlarına toplar tıkılıyor, zincire vuruluyorlardı, paket gibi bağlanıyor, kamçılanıyor, atla, köpekle, maymunla, yılanla sevişmeye zorlanıyorlardı. Bir sürü iri kıyım erkeğin küçük bir kıza tecavüz ettiği filmler bile vardı. Onların kişisel tercihi değildi bu elbette ama demek ki “piyasa” böyle istiyordu. Galiba “piyasa” denen şeyin ne kadar iğrenç ve zararlı olduğu en çok porno filmlerde somutlaşıyordu. Bu eylemlerde sevginin, okşamanın, şefkatin hiç yeri yoktu. İnsanlığın temel ilkelerine aykırı bir şiddet ortamıydı burası. Benim oğlum dünyayı ve kadınları böyle tanıyarak mı büyüyor diye düşünüyordum. Kadınlara böyle davranmayı mı planlıyordu? Annesi de bu kadar aşağılanan kadın cinsine ait olduğu için mi bana hiç saygı göstermiyordu? Hasta bir dünyaydı bu. Seyirci, uyuşturucu müptelaları gibi hep daha fazlasını talep ettiği için sonunda kızları parçalayıp öldürecekler miydi?…”
Zülfü LİVANELİ, internet aracılığıyla porno sektörü tarafından kadın haklarının ayaklar altına alınmasının hayata yayılan hastalıklı bir bakış açısı oluşturduğu gerçeğini okurlarıyla paylaşıyor. Temiz topluma ulaşmak ve adaleti sağlamak için önemli mücadele alanlarından bir tanesi de bu istismar alanlarının kurutulmasıdır. Bu noktada internetle ilgili acil yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır. Sapkınlık ve istismarın zirveye çıktığı porno sektörüne dur denilmelidir. “Sağlıklı Cinsel Kimlik Gelişimi” için temiz internet ve temiz medyaya öncelikli olarak ihtiyaç duyulmaktadır.
Politikalar belirlenirken desteklenen ve güçlendirilen kadınların, annelik rollerini daha iyi yerine getirebilecekleri gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Çalışan kadınların ücretli izinleri çocukları 3 yaşına gelene kadar olan süreyi kapsayacak şekilde olmalıdır.
Yapılan araştırmalar göstermiştir ki anne şefkati ve ilgisiyle büyüyen çocuklar, sağlıklı bir topluma ulaşmak noktasında önemli bir adım olacaktır. Psiko-sosyal gelişim ve şahsiyet teşekkülü için son derece hayati olan bu yılların kaybının telafisi hiçbir zaman mümkün olamamaktadır. Bu kapsamda STK’lar gerekli yasal düzenlemeleri oluşturma ve uygulama sürecinde takipçi ve savunucu olmalıdır.
Çocukların yetiştirilmesinde özellikle erkekler için, aileleri ve toplum tarafından dayatılan yanlış rol kalıpları ömür boyu sürecek hatalı uygulamaların zeminini teşkil edecektir. Başta anne-babalar olmak üzere toplumun bu konuda daha duyarlı olması gerekmektedir. Bu kapsamda doğru davranış kalıplarının öğrenilmesi ve yanlış uygulamalarla mücadele edilmesinde STK’lar tarafından geliştirilen veya uygulanan aile eğitim programları bir çözüm alternatifi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Çarpık töre, gelenekler ve dinin yanlış yorumlanması sonucunda kadınlara yönelik geliştirilen aşağılayıcı söylemler, istismar ve şiddete karşı tolerans tanımadan mücadele edilmelidir. Dini ve kültürel birikimlerimiz ve çözüm önerilerimiz evrensel bir dille sunulurken Kuran ve sünnet bütünlüğüne dikkat edilmelidir. Kendi manevi dinamiklerimiz doğrultusunda kadının insan haklarının korunması için bir özgürleşme modelinin yaygınlaştırılması önemlidir.
Bedenin özgürleşmesi söylemleri kapsamında eşcinselliği kurumsallaştırmaya çalışanlar kadınlık ve erkeklik rollerinin toplumda öğrenildiği, insanların kendi cinsini seçebilme hakkının olması gerektiği argümanını kullanmaktadır. Üçüncü cinsleri de tanımlayan bu akımın yayıncılık, internet ve STK sektörünü çok yoğun olarak kullandığı görülmektedir.
STK’lar olarak, değerlerimiz çerçevesinde sağlıklı toplumların birbirlerini tamamlayan özelliklerle yaratılmış kadın ve erkeklerden müteşekkil olduğu noktasında savunuculuk çalışmalarına devam etmeliyiz.

* Gökkuşağı İstanbul Kadın Kuruluşları Platformu (GİKAP) ve İstanbul Kadın ve Kadın Kuruluşları Derneği (İKADDER) Kurucusu ve Danışmanı
** Bu bölümde, Özgün Fikirler Grubundan Av.Fatma EKİNCİ ve Ayşe SÖZEN ile Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı’ndan Piyale ÇİTİL tarafından hazırlanarak T.C. Başbakanlık Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü’ne sunulan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” raporundan istifade edilmiştir.